Son Yazilar

Cuma, Ekim 31, 2008

Bir yanık şiir daha

damla damla gökten inen
gözyaşımıydı onlar meleklerin
yeryüzünde yoktu ağlayan
şen şakrak idi insanlık

günahlar dizboyunu aşmıştı orada
ülfet denizi genişliyordu her an
boğulan bir nesil değildi aslında
tüllenen şafaklardı o sönen

hülyalar guruba gark oldu gitti
sönmeyen ocaklar kurudu bitti
soruyorlar artık ne olacak şimdi
bu, israfil'in günüdür artık

meltem yine aynı esiyor tatlı tatlı
kitab-ı kainat hakk'ın zikrinde hala
okumaktan bunalmış çehreler çoğaldı
dua dua yalvaran ellere hasret kaldık

Salı, Ekim 28, 2008

Manas Destanı'ndan feyz ile

Guzel bir alinti. Çin diyarlarinda cenk eden Kürşat'larin Manas Destan'ini yazarken kendi aralarinda gecen sohbet. Buhara Emîri'nin arisrokrat kızı ve ona sevdali bir bozkir cocugu kelle koltukta bir Kürşat.
Manas Destanı'ndan feyz ile-

Yine bir gün Çin'e dalmış gidiyorduk. Kelle kucakta cenk ederken Kürşat'lardan birinin konsantrasyonu bozuldu. Neyse ki düşmanın konsantrasyonu daha bozuktu da çocuğa bir şey olmadı. Geceleyin Yedi Ejderhanın Birbirini Yediği Vadi'de dinlenirken, o Kürşat'a "Bugün cenkte niye konsantrasyonun bozuldu?" diye sordum. "Aklıma Buhara Emîri'nin kızı geldi de onun için" dedi.
- Buhara Emîri'nin kızı aklında ne yapıyordu?
- Süt banyosundan çıkmış, vücuduna mis kokular sürmüş, ipek elbiseler giymiş, gözüne sürme çekmiş, sarayın bahçesinde çiçeklerle aşık atıyordu.
- Sonra?
- Sonra birden irkildi.
- Niye ki?
- Çünkü aniden karşısına çıktım.
- Senin orada ne işin vardı?
- Ona ilan-ı aşk edecektim.
- Ettin mi?
- Ettim.
- Nasıl karşılık verdi?
- Saçımın sakalımın birbirine karıştığını, giysilerimin yırtık-pırtık ve pis olduğunu, vücudumdan yükselen kan ve ter kokusunun bahçedeki milyonlarca çiçeğin kokusunu bastırdığını, burnuna at kokusunun da geldiğini, ayrıca lehçemi ve kelime seçimindeki özensizliğimi çok itici bulduğunu söyledi. Ben de gururumu kurtarmak için onu aşağılar mahiyette yüzümü buruşturup yere tükürdüm.
- Peki o bunun üzerine ne yaptı?
- Dehşet içinde babasını çağırdı.
- Babası geldi mi?
- Geldi. "Ne oldu güzel kızım?" diye sordu. Kız dedi ki: "Basit bir çadırda doğup at sürülerinin içinde büyüyen ve at gibi kokan bu kaba-saba bozkır çocuğu, bu medeniyetsiz herif, kendini Buhara Emîri'nin biricik kızına layık görüyor babacığım. Üstelik, değersiz aşkını ilan ederken, ‘Bir imha savaşı kadar güzelsin' gibi ürkütücü laflar ediyor."
- Emîr ne dedi?
- "Kendine gel!" dedi.
- Sen ne dedin?
- Ben bir şey demedim. Kızıyla konuşuyordu. Onu çok fena azarladı. Dedi ki: "Senin medeniyetin bu medeniyetsiz herifin vahşi naraları üzerinde yükseliyor. O ve onun gibiler at kokmasaydı, ter kokmasaydı, kan kokmasaydı bu sarayın bahçesinden bu çiçek kokuları yükselmezdi. Zaten bu saray da olmazdı. Kütüphaneler de olmazdı. İlim de olmazdı. Astronomi nasıl gelişti sanıyorsun? Yıldızları aydınlatan, astronomların yoluna ışık tutan, bu yabanilerin bozkırda yaktığı şölen ateşidir. Matematik nasıl gelişti sanıyorsun? Onların hesapsızca ölüme atılmaları sayesinde bütün hesaplar bize kaldı. Musiki ilminin gelişmesini bile onlara borçluyuz. Savaş meydanlarında atları kişnedikçe burada musiki gelişiyor. Çin topraklarına düşen her damla Kürşat kanı burada medeniyeti yeşertiyor. Uzak cephelerde aşk ve şevk ile savaşarak cepheyi uzak tutan bu kahramanlar sayesinde esenlik ve estetik içinde yaşıyoruz. Bozkırdaki basit çadırlarına dil uzatıyorsun, halbuki Buhara'nın görkemi o basit çadırlardan geliyor."
- Kız ne dedi?
- Bana dönüp şöyle dedi: "Allah razı olsun, ama taş yerinde ağırdır. Sen benim için Buhara'ya yerleşebilir misin? Yerleşemezsin. Zaten bozkırı, çadırı, atları ve Çinlilerle dalaşı bırakıp gelsen, hamamda bir güzel yıkanıp üzerindeki pis kokuları atsan, çiçek bahçeli bir eve yerleşip barış ve huzur içinde yaşasan Buhara başımıza yıkılır, astronomi ve matematiğin de sonu gelir." Bunu derken babasına bakarak muzip muzip gülümsedi. Ben de altta kalmadım tabii. "Evet" dedim, "ben Buharalı olursam Buhara yıkılır, ama sen bozkırlı olursan bozkıra bir şey olmaz."
- Çok iyi demişsin.
- Ne fayda? Kız gene güldü. Dedi ki: "Bozkıra bir şey olmaz, ama sana bir şey olabilir. Ben hükümdar kızıyım. Kapris yaparım. Öyle ki, uçsuz bucaksız bozkırı sana dar ederim. Bunalıp Çin topraklarına kaçarsın, kendini savaşa verirsin, ama kaprislerim orada da yakalar seni; zihnini kurcalar, konsantrasyonunu bozar."
- Doğru söylemiş. Kız şimdiden haklı çıktı.
- Vallahi öyle.

Cuma, Ekim 24, 2008

Fortune dergisinde Turkiyeye yatirim yapin daveti

3 bakan (mehmet simsek, kemal unakitan ve binali yildirim) fotografi ile akbank, isbankasi ve diger sirket reklamlariyla Turkiyemiz Fortune dergisinin 27 ekim sayisinda 6 sayfalik yer kaplamakta. Krizden yarasiz kurtulmaya calisiyoruz. Yatirim oldukca bunun olacagini iyi gormusler. Tebrikler yani. Ama kursat beyi unutmuslar gibi sanki. Kendisi mi istemedi acaba?

Çarşamba, Ekim 15, 2008

Ekonomistlerin gücü

Yer, Moskova.

Kızıl Meydan.

SSCB yıkıldı, yıkılacak...

Gorbaçov tribünde.

Kızıl Ordu ne kadar mahvedici bir güç olduğunu göstermek için, olanca haşmetiyle resmi geçit yapıyor, en önde 2’şer metre boyundaki seçkin askerlerin taburu, rap rap yürüyor. Hemen arkasından, namlularını havaya dikmiş halde, tanklar geliyor. Ve, onların arkasından teknoloji harikası nükleer füzeler... O da ne! Füzelerin arkasından elinde pipo, ince gözlüklü, entel dantel tipler yürüyor... Komutanlar falan telaşlanıyor tabii, "Eyvah" diyorlar, alakasız adamlar resmi geçide sızmış... Gorbaçov, eliyle işaret ederek, "Sakin olun" diyor, "resmi geçide ben soktum onları, telaşlanmayın, onlar bizim ekonomistlerimiz... Yapabilecekleri hasarı tahmin bile edemezsiniz!"

Ömer Faruk'a teşekkürler

Salı, Ekim 14, 2008

Blog yazmak ve öğrettikleri

Bloğunuz varsa derdiniz var. Bir çocuk gibi özveri istiyor. Cesaret gerekiyor ve özgüven seviyenize göre sizi içine çekiyor. Duyulma, duyurma, gerçek hayatta istediği noktayı yakalayamama ezikliğinize merhem oluyor. Zaten myspace ve facebook gibi "ben" odaklı siteler özellikle bunu servis yapıyorlar. Tabi siz kendinize ve entellektüel birikiminize ait şahsi mevzuları insanların bir kliklik uzağına yerleştirirken siteyi hazırlayanlar para saymakla meşguller. Bir anlamda istemli olarak kullanılmak, üzerinden para kazanılıyor olmak da denilebilir.

Bir blog size istikrarlı olmayı öğretiyor en başta. Düzenli yazmanızı, çizgiyi tutturmanızı gerektirdiği için kendinizi organize etme durumundasınız. Dikkat edin gerçek hayatında çok organize ol(a)mayanlar blog'ta da başarılı olamazlar. Mesele sık yazmak değil belirli aralıklarla yazmak ama sık yazmazsanız (bakınız blog yazarak nasıl para kazanılır?) sonradan kazandığınız okuyucunuzu küstürürsünüz. Sizi her halukarda okuyacaklarla başbaşa kalırsınız. Onlar da muhtemelen ne zaman bıkacak bu işten diye gün sayıyor olabilirler size çaktırmadan.

Yazma kabiliyetinizi geliştiriyor. Hele özellikle bir yabancı dilde yazmakta zorluk çekiyorsanız kesinlikle blog yazmalısınız. Oraya yazdıklarınız muhtemelen başka vesilelerle (mesela akademik, gazete, yorum vs.) yazdıklarınızdan daha az okunacak ve bu size bir deneme yanılma olanağı veriyor. Birkaç on yazı sonrası hangi yazılarınızın en çok okunduğunu ve hangilerine yorum geldiğini görünce kendinizi geliştirme adına önemli ipuçları yakalıyorsunuz.

Toplumda yerinizi bulmanızda yardımcı oluyor. Bunu biraz açalım. Blog yazarken bir çizgi tutturuyorsunuz, belirli bir dünya görüşüne sahip olduğunuz için onu sergiliyorsunuz ister istemez. Bazen tanımadığınız insan, kültür ve içinde olmadığınız olayları yorumluyorsunuz. Etrafınızda olan gelişmelere bakış açınızı yansıtıyorsunuz. Bu size belirli bir kimlik sağlıyor ve bu kimlikle size uyan topluluklarla çok daha rahat iletişime geçiyor ve isterseniz aralarına çok kolaylıkla dahil oluyorsunuz. Saygı gösterdiğim bir Amerikalı profesör makale tartışmalarımızda kimin ismi geçerse üzerinde "google" yaptırırdı. Tabi yazdığı ve hakkında yazılanlar çıkardı. Oradan kişinin büyüklüğünü, kalitesini vs. yorumlardık.

Çarşamba, Ekim 08, 2008

Sonbahar şiiri

Zaten 2008 kimya nobel ödülü de yine biyokimyacılara gitti. Şimdi yanık şiirlerin zamanı.

Sonbahar


Garip bir sakinlik çöker üstüme

Ölümü kabullenmiş doğanın huzuru bulaşır

Hafif serinlikle beraber kokularda degişir

Kurumuş yaprak, odun kömür kokusu

Rüzgarın bitişi haber veren uğultusu


Tam zamanı şimdi Hüdavendigar'ın avlusuna çıkmanın

Gıcırdayan döşemelerde ikindi namazı kılmanın

Abdestle ıslanan burnumda cami kokusu duymanın


Artık doğada bu cami kadar bilge

Kalbim bu kesişimin olduğu yerde

Güneş batarken ufuk çizgisinde

Herşey birbiriyle uyum içerisinde


Bir yanık şair

Pazartesi, Ekim 06, 2008

2008 Nobel Tıp ödülü AIDS (HIV) ve kansere gitti

2008 Nobel Tıp ödülü Rahim kanserini keşfeden Harald zur Hausen ile AIDS virüsünü keşfeden Françoise Barré-Sinoussi ile Luc Montagnier'e gitti. Avrupalılar yoğunlukta.

Cuma, Ekim 03, 2008

Blogtan nasıl para kazanılır?


Blog yazarak nasıl para kazanılır diyorsanız, internetten nasıl para yapabilirim diyorsanız size verebileceğimiz birkaç tavsiye var.

Öncelikle şu soruya cevap verelim: Blogtan ya da bloglardan para kazanılır mı?

Cevap: Sabrınız varsa. Peki nasıl olacak? İşte size tavsiyelerimiz:

  1. Okunmak istiyorsanız başkalarını okumalısınız. Blog yazmanın altın kuralı da denebilir buna. Yani siz insanların sizi okumasını, yorum bırakmasını istiyorsanız önce siz onlara bu inceliği göstermelisiniz. Eğer bu işi düzenli yaparsanız blog kardeşliği ya da arkadaşlığı gibi noktalara işi götürebilirsiniz.

  2. İstikrarlı bir şekilde yazmanız gerekiyor. Günde en az bir defa. Mesela takip ettiğiniz bir gazeteyi ya da haber sitesini düşünün. Eğer aynı haberleri ertesi gün de görüyorsanız o siteye bir daha uğramazsınız. Blog işi (yazmak ve okunmak demek oluyor) köşe yazarlığına benziyor. Düzenli yazmalı ve okuyucuya beğendirmelisiniz. Sitenizin tipi çok önemli değil en azından şimdilik (kötü görünümlü siteler takip edilmez diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz: Drudge Report).

  3. Kimler sizi okuyor ve neyi okuyorlar? sorusunu cevaplayın. Tabi bunun için sitenizin ziyaret sıklığını takip etmeniz gerekiyor. Bedava, ziyaretçi sayınızı gösteren çok güzel siteler var. Benim favorilerim statcounter.com (görünmez sayaç bile veriyorlar bedavaya) ile sitemeter.com (daha az bilgi veriyor ama belirli açılardan kullanım kolaylığı sağlıyor). Bu iki sitede yukarıda verdiğimiz sorunun cevabını aramalısınız. Yani size uğrayan nasıl gelmiş (mesela google'dan geldiyse ne arayarak gelmiş), neyi okumuş, neyi tıklamış ve kaç dakika takılmış. Bunlar verdiğimiz sırasıyla önem arzediyor.

  4. Reklam yapmalısınız. Önce kendi aile ve arkadaşlarınızdan başlayın. Onların okumalarını ve yorum yapmalarını isteyin. Sonra onlardan arkadaşlarına ve email gruplarına atmalarını isteyin. Emailinizin imza kısmına koyun. Sizin isminiz geçen her yerde linki bulunsun.


Bu konularda -eğer ingilizceniz varsa- problogger.net'u özellikle tavsiye ederiz. Darren'ın problogger olma serüvenini de mutlaka okuyun.

Başarmış sitelere örnek olarak TechCrunch.com verilebilir. Günde ortalama 770 bin kişinin ziyaret ettiği ve yıllık 3 milyon dolar cirosu olan bir blog bu. 10 kişi çalışıyor ve silikon vadisinin nabzını tutuyorlar. Diğer örnekler ise huffingtonpost.com ve özellikle ilgimi çekmiş olan dooce.com.

Bol şanslar..

Perşembe, Ekim 02, 2008

Türkler ve oturmak

Amerikalı yazar Pritchett'in Turkler hakkindaki yazisi:
-Kimse Türkler gibi, güzel, rahat, yayılıp gevşemiş olarak, ilik ve kemiğiyle, ruhu ve bedeniyle oturamaz; otursa da keyfini çıkaramaz.
-Oturmak Türk insanının özgün niteliğidir. Bedenin her hücresi, yüzünün çizgileri ile oturur. Sanki hiç kalkmamış ya da kalkmayacakmış gibi.
-Başkalarını, evine, ofisine, odasına, okuluna, kahvesine, bahçesine oturmaya çağırır. Gelmeyince gücenir.
-Oturmayan konuğun ziyareti sayılmaz.
-Oturanlar da birbirini oturmaya davet eder.
-Resmi toplantılarına 'oturum' derler. Oturumlara ad ve sayı veririler.
-En ciddi konuşmalar bir köşeye çekilip oturarak yapılır.
-Üç - beş hal hatırdan sonra oturanlar genizlerini temizler, derin bir sessizliğe gömülür, oturmaya devam ederler.

Faruk beye tesekkurler..