Son Yazilar
Pazartesi, Eylül 29, 2008
Bayram..
Gozlerden gozyaslari suzulsun mutluluktan.
Yagmur olsun yagsin o gozyaslari nerede bir corak ulke kaldiysa..
Nerede bir yalnizlik kaldiysa, nerede usumus bir el, sizlayan bir kalp kaldiysa.
Ne olur, bayram olsun bu gun ve yarin.
Ve sonraki gun….
Ve daha sonraki butun gunler bu bayrami hatirlasin.
Hic unutmasin.
Zamanin kulagina kupe olsun bu bayram.
Hayatin cekirdegini bile doldurmayacak yalanci gundem kalabaliklarimiz geri dondugunde, insani cansiperane savunsun bu aziz bayram hatirasi.
Akilda kalsin bu bayram.
Akla mukayyet olsun…
Bu bayram ruhumuzu saran butun kalabaliklar uzak olsun ne olur!!
Bu bayram ruhlara sadece bayram olsun.
Gonuller bayram olsun…
Bayraminiz mubarek olsun…
BY NURULLAH SAGLAR
HAYIRLI BAYRAMLAR
Oruclu gunlerin ardindan bayram, collerin ardindan su, denizin ardindan toprak, kisin ardindan bahar, huznun ardindan huzur, kederin ardindan sevinc...... .
Cok sukur ki; biz kendimizi ne kadar terkedersek edelim, hayatin bayramlari bizi hic terketmiyor.
Cok sukur ki; kucuk aydinlik molalar, kahirli yuruyuslerin yukunu hafifletiyor.
Cok sukur ki; hala tebrik etmeye dilimizin vardigi vesileler var.
Gonullerinizin bayrami eksik olmasin.
Bayraminiz mubarek olsun.
ONUR GUVENER
İçten dua
Herkesin birbirini tanıdığı küçük bir kasabada, bir ayyaş yaşıyordu Bütün gününü, gecelerinin çoğunu kasabanın meyhanesinde geçiriyordu Evini, işini, çoluk-çocuğunu çoktan unutmuştu Bu yüzden herkes kendisine antipati duyuyordu Kimse kendisiyle ne doğru dürüst konuşuyor, ne de selam alıp veriyordu Bu haldeyken günün birinde vakti saati doldu ve öldü Kendisine yaşarken duyulan hoşnutsuzluk ölümünden sonra bile sürdürüldü O kadar ki, namazını kılacak kimse çıkmadı Cenazesi ortada kaldı Adamın karısı kocasının ölüsünü bir küfeye koyup sırtına yüklendi ve gömmesi için o çevrede yaşayan ve iyilik severliği ile tanınan bir çobana götürdü Çoban bir çukur açıp adamı gömdü Ardından herkes "Cehennemi boylamıştır" diye dünüşünüyordu Aradan bir müddet geçti Beldenin ileri gelenlerin
den biri rüyasında ayyaş adamı cennette gördü "Adam canım rüyadır, rüyada herşey görülür" diye geçiştirdi Ama her gece aynı rüya tekrarlanıyordu Hemen imama gidip durumu açtı İmam da aynı rüyayı epeydir kendisinin de görmekte olduğunu söyledi Bunun üzerine akıllarına bu adamı gömen çobana gidip nasıl gömdüğünü, arka sından ne söylediğini sormak geldi Birlikte çobana gittiler Selam sabahtan sonra hemen konuya girdiler:
- Bir süre önce defnetmen için karısı tarafından sana bir cenaze getirildi Sen onu nasıl gömdün? Gömerken ne dedin?
- Valla merakınızı anlamıyorum Biliyorsunuz ben cahil biriyim Bir çukur açtım, adamı koyup üstünü kapatıverdim
- Peki bu sırada hiç birşey söylemedin mi? Bir dua falan?
- Ben pek dua mua bilmem Yalnız şunu söyledim:
Kaynak: sevde.de
Cumartesi, Eylül 27, 2008
Amerika saz
Temel ve Dursun bir gün ellerinde sazla Amerikaya giderler. Bayağı dolaştıktan sonra yorulurlar ve uyurlar. Sabah kalktıklarında etraflarında bir sürü kızılderili görürler, çok korkarlar.. Temel Dursun'a "Dur bunlar hayatta saz görmemiştir, bi saz çalayım da kaçsınlar" der. Temel'in sazı çalmasıyla kızılderililer hızla kaçarlar. Dursun "vaay sen bunları sadece bir sazla kaçırdın... o zaman buranın adı TEKSAZ olsun" der. Ertesi gün uyurlar; uyandıklarında gene karşılarında kızılderilileri görürler. Bu sefer Temel "dur başka bi yöntemim var" der ve güçlü bir sesle osurur. Ve adamlar kaçmaya başlarlar. Dursun da "mademki adamları osurup ta kaçırttın buranın adı LAZVEGAZ olsun" der. Ertesi gün dolaştıktan sonra tekrar uyurlar; sabah kalktıklarında etraflarında gene kızılderilileri görürler. Bu sefer Dursun "bi de ben saz çalayım de korkup kaçsınlar" der. Dursun sazı çalar ama kızılderililer korkmaz ve sazı alıp Dursun'un arkasında kırarlar. Temel de "ehe...bu sazı senin arkanda kırdılar o zaman buranın adı ARKANSAZ olsun." der.
Kaynak: Fıkralar.com
Perşembe, Eylül 25, 2008
Sabır hikayesi
Bir zamanlar köyün birinde yaşlı bir adam yaşıyormuş.
Çok fakirmiş...
Ama çok güzel beyaz bir atı varmış.
Kral bu ata göz koymuş.
Aracılar göndermiş.
Fakir ihtiyara bir servet önermiş atı satması için.
"Satmam" demiş ihtiyar köylü, "bu, benim için bir at değil, bir dost."
Sonra da eklemiş.
"İnsan dostunu satar mı?"
Bir sabah kalkmışlar ki at yok.
İhtiyarın ahırı boş.
Köylüler ihtiyarın başına toplanmışlar.
"Seni ihtiyar bunak" demişler, "kralın bu atı sana bırakmayacağı, adamlarını gönderip atı çaldıracağı belliydi. Neden atı ona satmadın? Zengin bir adam olacaktın... Şimdiyse ne paran var, ne atın."
"Karar vermek için acele etmeyin," demiş ihtiyar. "Şimdilik sadece ’at kayıp’ deyin . Çünkü bildiğimiz gerçek bu. Atımın kaybolması bir talihsizlik mi, yoksa bir talih mi, henüz bunu bilmiyoruz. Atın kaybolması bir başlangıç, ardından ne olacağını hiçbirimiz bilmiyoruz."
Köylüler ihtiyarla alay etmişler.
Gülmüşler onun haline.
İki hafta sonra at bir gece ansızın dönmüş.
Meğer çalınmamış.
Ahırından kaçıp dağlara gitmiş.
Dönerken de dağlarda rastladığı on iki atı peşine takıp getirmiş.
Atları gören köylüler gelip ihtiyardan özür dilemişler.
"Sen haklı çıktın ihtiyar," demişler. "Atının kaybolması bir talihsizlik değil bir talih oldu senin için. Eskiden bir atın vardı şimdi bir at sürüsüne sahipsin.
"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar köylü.
"Şimdilik sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Çünkü bildiğimiz o kadar. Bundan sonra ne olacağını hiçbirimiz bilmiyoruz. Bu sadece başlangıç... Bir kitabın ilk sayfasını okur okumaz nasıl sonu hakkında fikir yürütebilirsiniz?"
Köylüler bu kez açıkça alay etmemişler ama içlerinden "bu adam şaşkın" diye geçirmişler.
Bir hafta geçmeden, ihtiyarın tek oğlu vahşi atları terbiye etmeye çalışırken attan düşüp bacağını kırmış.
Evin geçimini temin eden oğul uzun bir zaman için yatağa mahkum olmuş.
Köylüler gene gelmişler ihtiyara.
"Bu kez de haklı çıktın," demişler, "bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını kırdı. Uzun süre yataktan kalkamayacak. Sana bakacak ondan başka kimse de yok. Eskisinden daha da fakir olacaksın."
"Gene erken karar veriyorsunuz" demiş ihtiyar, "hiç ders almıyorsunuz. Hemen karar vermeyin. Oğlum bacağını kırdı. Bildiğimiz gerçek bu. Ondan ötesini bilmiyoruz. Biz hayatın sadece bir parçasını görebiliyoruz, ondan sonrasını göremiyoruz, onun için çabuk bir hüküm vermeyin."
Birkaç hafta sonra düşmanlar büyük bir orduyla ihtiyarın ülkesine saldırmışlar.
Kral seferberlik ilan etmiş.
Köye gelen görevliler köyün bütün gençlerini askere almışlar.
Sadece ihtiyarın bacağı kırık oğlunu bırakmışlar sakat olduğu için.
Köyü matem sarmış.
Ordularının yenileceğini ve askere giden bütün çocuklarının öleceğini düşünüyorlarmış.
İhtiyarın evine gelmişler yeniden.
"Gene haklı çıktın," demişler.
"Oğlunun bacağı kırık ama hiç olmazsa evinde, güvende. Oysa bizimkiler belki bir daha hiç geri gelmeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması talihsizlik değil, büyük bir şansmış meğerse."
İhtiyar başını sallamış.
"Siz hiç ders almıyorsunuz," demiş, "gene erken karar veriyorsunuz. Oysa ne olacağını, hayatın ne getireceğini kimse bilmez. Bildiğimiz tek bir gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunlardan hangisinin şans, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."
Kaynak: Rehberlik.biz
Pazartesi, Eylül 22, 2008
Yunus Emre
"Anadolunun iç aydınlığı" bütün Anadolu'nun sevgilisi insan sevgisinin, hoşgörünün sınırlarını,
Yaradılmışı hoşgör
Yaradandarr ötürü
Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil.
gibi söyleyişlerle kimseye nasip olmayacak ölçüde genişleten Yunus Emre (1240-1320) Tapduk Emre'nin dergahında uzun süre zevk ve hevesle odun taşımış, ayak işleri yapmıştı. Ama Tapduk bir türlü arzuladığı gibi Yunus'u ele almıyor, eren lerin gönül deryasından bir katre sunmuyordu. Yunus bu konuda bir dilekte bulunsa "Sen hâlâ dünya kokuyorsun" deyip savuşturuyordu. Yunus "Herhalde benim nasibim burada değil, bir başka şeyhin kapısında" diyerek Tapduk'a dahi haber
Dergahtan ayrılalı gönlü kararmış, katılaşmıştı, uzaklaştıkça içini Tapduk'a ve dergaha karşı bir hasret kaplıyordu. Bu yolculuk sürerken bir akşam vakti yedi kişilik bir başka yolcu grubuna rastladı. İçini kaplayan hüzün ve hasrette belki bir hafifleme olur diye kendi de onlara katıldı. Yol arkadaşları ermiş kılıklı, yaşlıca insanlardı. Güven veren halleri vardı. Birlikte sürdürülen bu yolculuk sırasında bir an geldi ki hiçbirinin çıkınında (azık çantası) birşey kalmadı. Biryerde mola verdiler, açlık canlarına tak etmişti. Bu yedi arkadaştan bi ri ellerini kaldırıp Yaradan'a niyazda bulundu. Bu dua ve yakarmanın akabinde önlerinde türlü yiyeceklerle donanmış bir sofra peydah oldu. Yediler içtiler Rablerine şükrettiler. Bundan sonra bu yedi yolcudan herbiri yolda acıktıkça dua etti ve yemekleri ilahi bir lütuf olarak ikram edildi. Sonunda dua sırası Yunus'a gelmişti.
Yunus soğuk terler döküyordu. İşin içinde mahcup olmak vardı. Yol arkadaşlarının her biri Allah katında makbul kişilerdi ki duaları kabul görüyordu. Kendinin böyle bir imtiyazı yoktu. Ama duayı yapacaktı, çaresi yoktu. Bütün varlığı ve içtenliğiyle Allahla yalvardı: "Ya Rabbi, şu yol ar kadaşlarım sana kimin yüzü suyu hürmetine yalvarıyorlarsa ben de onun yüzü suyu hürmetine yalvarıyorum, beni mahcup etme..." Bu duanın arkasından öncekilerin iki katı yiyecek içecek lütfedildi. Şaşkınlık sırası yedi yolcudaydı. Sordular:
- Ey arkadaş, sen kimin hürmetine dua ettin? Yunus,
- Önce siz söyleyin dedi. Açıkladılar:
- Biz Tapduk Emre'nin dergahında Yunus adında çok makbul ve muteber bir derviş varmış onun hürmetine Allah'a yakarmıştık.
Kaynak: Sevde.de
Pazar, Eylül 21, 2008
Padişahın işi ne!
***
Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister. Sonra vazgeçer.
Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.
Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah?
- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hala gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri çok iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa ya, Zeyrek ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset görürler. çevredekilere sorarlar;
- Kimdir bu Ahali:
- Aman hocam hiç bulaşma derler. Ayyaşın mey huşun biri işte!
- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.
Bir başkası tafsilata girer;
- Biliyor musunuz der. Aslında iyi sanatkardır. Azaplar çarşısı nda çalışır. Nalının hasını yapar Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa nerde namlı kadın varsa ona harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de mimli kadın varsa takar peşine.
Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
- İsterseniz komşulara sorun der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?
Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada! Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah yolunu keser:
- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamizdir. Defnini tamamlasak gerek.
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.
- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasil hane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama
- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya ‘dan Süleymaniye ‘den, en azından Fatih Camii nden..
- Ayasofya ile Süleymaniye de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii ni iyi dedin. Hadi yüklenelim
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakir kazanları vurur ocağa Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü sakilere benzemez. Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında .Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
- Sultanım der. Yanlış yapıyoruz galiba
- Nasıl yani?..
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?
- Doğru, öyle ya, neyse Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir cüzüne, tespihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar.
Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur.
Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
- Hakkını helal et evladımâ der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar. şakaklarına dayar Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından
- Biliyor musun oğlum? diye dertli dertli söylenir
Bizim efendi bir alemdi, vesselam Akşamlara kadar nalın yapar Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
- Niye?
- Ümmeti Muhammed içmesin diye
- Hayret
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinleseniz gerek O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara Mızraklı ilmihal. Hücceti İslam okurdum
- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki
- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe yi görmeli
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- işte bu yüzden Nisancıya, Sofulara uzanırdı ya Hatta bir gün;
- Bakasın efendi dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. inan cenazen kalacak ortada
- Doğru, öyle ya?
- Kimseye zahmetim olmasınâ deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu? dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra;
- Allah büyüktür hatun dedi. Hem padişahın işi ne?
Bu zatı muhterem Nalıncı Baba’ dır.
Kaynak: sitem.gen.tr
Cuma, Eylül 19, 2008
Sifonu çekmeyin
Temel Dallas'taki kuzeni Dursun'u görmeye gitmiş. Dursun Temel'i havaalanında karşılamış. Beraberce dışarı çıkmışlar. Temel bir bakmış 10 metre boyunda bir limuzin! "Uyyy, amma da büyük bu, daa!" Dursun hafifçe gülmüş: "Temel'im burası Amerika! Burada her birşey büyük!" Yola çıkmışlar, Dursun'un çiftliğinin kapısından içeri girmişler. Git git bir türlü eve varmıyorlar. Temel şaşkınlık içinde: "Uyy, amma da büyük çiftlik daaa!" Dursun gene hafifçe gülmüş. "Temel'im burası Amerika! Burada her birşey büyük!" Neyse, akşam olmuş, yemek salonuna geçmisler. Salonun ortasinda kocaman bir masa. Bir ucunda Temel bir ucunda Dursun. Temel Dursun'u taa uzaktan zor seçiyor. "Uyy!" diye bağırmış: "amma büyük masa, daa!" Dursun'un sesi gelmiş "Temel'im burası Amerika! Burada her birşey büyük!" Yemekten sonra Temel'in tuvalete gitmesi gerekmiş. Dursun: - "Temelim, alt kata in, soldan üçüncü kapı" diye tarif etmiş. Temel alt kata inmiş ama sol yerine sağdan üçüncü kapıya girmiş. Orası evin havuzunun oldugu yermiş. Heryer karanlık olduğu için Temel elektrik düğmesini ararken havuza düşmüş. Can havliyle bağırmaya başlamış: - "Sifonu çekmeyiiin!! Sifonu çekmeyiiin!"
Kaynak: Fıkralar.com
Perşembe, Eylül 18, 2008
Japonların balık zevki
Japonlar taze baligi hep cok sevmislerdir.
Fakat Japonya sahillerinde bol balik bulmak mumkun olmamaktadir.
Balikcilar, Japon nufusu doyurabilmek icin daha buyuk tekneler yaptirip daha uzaklara acilabilmislerdir. balik icin uzaklara gidildikce, geri donmesi de daha cok vakit alir olmustur.
Donus bir - iki gunden daha uzarsa, tutulan baliklarin da tazeligi kaybolmaktadir.
Japonlar tazeligi kaybolmus baligin lezzetini sevmemislerdir.
Bu problemi cozebilmek icin balikcilar teknelerine soguk hava depolari kurdurmuslardir.
Boylece istedikleri kadar uzaga gidip, tuttuklarini da soguk hava deposunda dondurulmus olarak saklayabileceklerdi.
Ancak Japon halki taze ile donmus balik lezzet farkini hissedebiliyor ve donmus olanlara fazla para odemek istemiyorlardi.
Balikcilar bu defa teknelerine balik akvaryumlari yaptirdilar.
Baliklar iceride biraz fazla sikisacaklardi, hatta, birbirlerine carpa carpa birazda aptallasacaklardi, ama yine de canli kalabileceklerdi.
Japon halki canli olmasina ragmen bu baliklarin da lezzet farkini anlayabiliyorlardi.
Hareketsiz, uyusmus vaziyette gunlerce yol gelen baligin, canli, diri hareketli taze baliga gore lezzeti yine de etkilenmisti.
Japonlarda baliklari yine teknelerindeki akvaryumlarda tuttular, ancak icine kucuk bir de kopekbaligi attilar.
Bir miktar balik kopekbaligi tarafindan yutulmustu, ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze kalabilmislerdi.
Buradan da gorulecegi uzere problemlerden, uzaklasmaktansa icine atlamak, bogusmak ve onlari yenmek gerekir.
Problemimiz cok ve cesitli olabilir.
Umitsiz olmayin. Onlari taniyin, organize edin, kararli olun, daha cok bilgi ve yardim destegi ile onlarla savasin.
Kaynak: Rehberlik.biz
Çarşamba, Eylül 17, 2008
Tut şu halatı
Fıkralar.com'dan alıntıdır